Son dakika haber oku, Haber oku!

Hikâye: Hayat, ölüm ve ‘diriliş’

0 1

90’lı yıllarda işyerim Çemberlitaş’taydı. Bazen çalışmaya ara verir, Cağaloğlu’ndaki Üretmen Han’a kadar yürürdüm. Hanın alt katlarının birinde İsmet Özel vardı, Çıdam’da; üstte Sezai Karakoç, Diriliş’te. İkisini de ziyaret eder, hatırlarını sorar, uygun iseler laflaşırdık. Laflaşmak dediysem, bir konu açar, onları dinlerdim, mümkün olduğunda saatlerce!.. İsmet Abi, Pekos Bill ile ‘üşüme’ arasındaki ilişkiden ‘üç dilde’ bahseder, Sezai Bey, sorumu pürdikkat dinleyip sakince cevaplardı. Bazen ziyaretime gelen arkadaşları götürürdüm onlara, tanıştırmak için. Her ziyarette ayrı heyecan!.

Yeni yıla girmeden Turan Karataş hocanın, her satırı emek yüklü Doğu’nun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç (Kaknüs Yayınları, 1. baskı) isimli eserini tekrar gözden geçirmiştim. Kitapta, ‘Hikâyeler’ başlıklı bir bölümle karşılaşınca (s. 368-385) üstadın hikâyeciliği hakkında hiçbir fikrim olmadığını farkettim. Büyük eksiklikti, toplam 17 metnin yeraldığı iki kitabı hemen tedarik edip, okudum.

Bildiğim kadarıyla kitaplardan birincisi yedi, ikincisi ise dokuz baskı yapmış. Çok okunduğu açık olan eserlerin yeniden düzenlenip, temiz bir baskıyla okuyucuya ulaştırılması gerekmez mi? Kapağa gösterilen özeni içeride de görmek hakkımız. Kapak bahsi açılmışken, üstadın, “Çerçeve kapak, medeniyetimizde önemli” görüşü ve bu konudaki ısrarı sayesinde, çerçeveli kapaklar, Karakoç ve ‘Diriliş’ ile özdeşleşip klasik haline geldi.

Meydan Ortaya Çıktığında hikâyesinin girişindeki, “Ayağımı sürterek kente doğru geliyorum” (9. baskı, s. 7) cümlesi, ‘Diriliş’e ulaşana kadar sürecek bir ‘yürüyüş’ hikâyesiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Turan Karataş hoca, yukarıda bahsettiğim eserinde, ilk kitaptaki beş hikayenin ortak temasını ‘yıkılış, bozuluş ve ölüm olarak özetliyor. Hocaya göre, Portreler’deki metinler ise yazarın otobiyografisinden süzülerek oluşturulmuştur. Öyle ya da böyle, Karakoç’un hikâyelerinde hayat, ölüm ve ‘kendi’si var. Onun kaleme aldığı bu çalışmaları, peşinen, ‘Diriliş’ düşüncesini besleyen yazılar olarak kabul etmek gerekir.

Metinlerdeki orijinal tasvirlerden anlaşılacağı üzere tabiatla arası çok iyi. Bunun yanısıra satırlarına yansıyan şiir havası hemen farkediliyor. İki eserinde de şairane cümleler göze çarpıyor. Önce birinci kitaba bakalım: “ … gözyaşlarımla çok tren camı ıslattım; çok mektup yazdım ve yaktım..” (s. 14), “Denizlere bakıp kitaplar okudum..” (s. 15), “Güller, kasabayı basmış ne güzel eşkıyalardı..” (s. 25). Portreler’den (Karakoç’un da tırnak içine aldığı) tek cümle var: “Her üzüm tanesinde bir bağın rüyası gizli.” (6. baskı, s. 55-56).

İlk eserin aksine Portreler’de, fikriyat ağır basıyor ve bu durum hikâyelere zenginlik katıyor. Özellikle Sâde Bir Yüz başlıklı çalışmayı Türkiye’deki siyasi gerçekleri anlamlandırmak açısından döne döne okumak gerekir. Metne bakalım: “… politika zaafları idare etmek sanatı … bu … bir parti davranışıydı ve olağandı.” (s. 23), “… Yüzü … ruhunu zaptetmiş olan politika kişisinin bir maskesi olmuştu … maske doğal yüzü olmuş, yüzü de iğreti bir maske biçimini almıştı.” (s. 24), “… Yeni ahlâk, iç ve dış politikanın gereğinden doğan bir tutuma uygun davranmak demekti. … iktidara geçmek için de yapılamayacakları vâdetmek, eşyanın tabiatındandı…” (s. 26).

Karakoç olur da düşündürecek satırlar olmaz mı: “… İskeletimle birlikte bir özü taşıyorum. Özümle görüyorum, tutuyor, dokunuyor ve kemiklerimi taşıyorum.” (Hikâyeler-I, s. 7), “Yaşasın yanlışlarım. Beni unutturmayan onlar.” (s. 8), “ … Mezarlık kentini küçümsediler.” (s. 9), “… ikindi kemirenler pazarı..” (s. 9), “… Ölümden habersiz oldukları için ölüler.” (s. 67).

İlk kitaptan ‘Kartal’ hikâyesini (s. 69), ikincisinden ise ‘Bekçi’yi (s. 112) çok beğendim. Sezai Bey’i okumayı ihmâl etmemek lâzım ve fakat planlı ilerlemek şart. Okumaya hikâyelerle başlayıp şiirle nihayetlendirmek gerekir diye düşünüyorum.

Portreler’den bir sualle koyalım yazıya noktayı: “… Gölgesiz adam neyi yazacak..?” (s. 57).

Luoyanglı Yan Lianke Hamsun’un nesi olur?

Bir haftasonu Selda Hanım’ın istediği kitabı almak için Zeytinburnu’ndaki Kafdağı Kitabevi’ne uğradım. Girişte onu gördüm! Soldaki orta rafta, kalın kitaplar arasında sıkışıp kalmıştı. İncecikti, zor nefes alıyordu. Yalvaran bakışlara dayanamayıp, hemen satınaldım.

Sıradan kapak, türkü çağrıştıran bir isim: Günler, Aylar, Yıllar. Yazarı Luoyanglı (Çin) Yan Lianke. Romanı okudum ve Knut Hamsun’un Açlık’ını aratmayacak nitelikte bir eserle karşılaştığım için şaşırdım. Kitapta kullanılan bazı ifadelerin hassas okuru rahatsız edebileceğini belirterek başlayayım. Daha ilk cümlede yakıcı(!) gerçekle yüz yüze geliyoruz: “Büyük kuraklığın olduğu o yıl, zaman kavrula kavrula küle döndü; gün, yakalamaya çalıştığınızda kor gibi elinize yapışıyordu.” (6. baskı, s. 7). Çin’de, Balou sıradağlarının eteğindeki köylerden birinde yaşayan insanlar kuraklık yüzünden köylerini terkederler. Yaşlı bir köylü ve kör bir köpek gitmez. İhtiyarın bahçesinde bir mısır tohumu filiz vermiştir. Amaç mısırı yetiştirip, kuraklık sonrası ekim için tohum elde etmektir. Açlığa direnmek ve filizi yaşatmak için kıyasıya bir mücadele başlar. Kendileri -bu yolda- ölseler bile gidenler döndüklerinde onların yetiştirdiği bu mısırın tohumlarını kullanarak yeniden hayata tutunacaklardır. Özeti daha da uzatıp herşeyi açık etmeyelim.

Yoğun muhtevaya sahip metnin esrarlı bir yapısı var. Halk hikâyesi tadında ve efsaneleştirilmiş anlatım, o anlatımdaki coşku dikkat çekici. Roman iki merkezde ilerliyor. Biri aidiyet diğeri ise direnç ve umut. Yazar, umudu diri tutmak için gösterilen çabayı ustaca resmediyor, okuyucuya adalet ve merhamet sahibi olmanın güzelliğini hatırlatıyor. Metni önemli kılan unsurlardan biri de gelecekte insanlığı bekleyen ‘dünya’ hakkında birçok ipucu vererek herkesi, ‘Ne yapmalı?’ sualine doğru itmesi. Feryat ediyor Lianke: Ey insanlık! Kıtlık, kuraklık ve açlık bizi bekliyor, uyanın!

Günler, Aylar, Yıllar’ın her satırında sanki Çukurova’yı gördüm. Köylerimizi, fukaralığı, ekmek mücadelesini, Orhan Kemal’i. Iskalamayın bu uzun hikâyeyi, mutlaka okuyun!..

Küçürek hikâye: Kardan Adam

Elimde çay bardağı, pencerenin önünde durmuş kartanelerinin sokak lambası ışığındaki dansını seyrediyordum. Kar yağışı hızlandı. Son yudum çayı içip, ufak bir hazırlık yaptıktan sonra sokağa çıktım. Kar yağışı daha da hızlanmıştı, lapa lapa dedikleri türden. Tam evin karşısındaki kaldırımda bir kardan adam yaptım. Kömür gözler ve ağız, havuç burun, sopadan bir el. Gülüyor, gece gece..

“Niye gülüyorsun?” diye sordum. “Sana gülüyorum” dedi, “Kardan adama dönmüşsün!”

Kaynak: Haber7

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.