Kırk Yıllık Kişisel Tarihimde Türk-Yunan İlişkileri, Azınlık Hakları, Milliyetçilik ve Ötekileştirme…

İlkokulu 1985-1990 yılları arasında Yeşilyurt Hamdullah Suphi Tanrıöver İlkokulu’nda okudum ve
deyim yerindeyse eğer çoğunluğun “öteki”si ile o yıllarda tanıştım. Çok sevdiğim sıra arkadaşım bir
Süryani olan İlyanna’ydı. İlyanna, din derslerine girmezdi, sohbet ettiğimizde kendisinin kiliseye
gittiğini anlatırdı. Annesi okula geldiğinde boynundaki haçı görürdüm. Sonra sınıfta bir de Alimiz
vardı. Annesi siyahi bir melezdi. Yani “çoğunluğun” “öteki”lerine ya da kültürlerarası iletişime
ilkokuldaki çocukluk yıllarımda aşina olmuştum.

Dördüncü sınıfta tarih derslerine başladığımızda aslen Edirneli olan ilkokul öğretmenimiz Yunanlılarla savaşları anlatırken eliyle göstererek ve yüzü hışım dolarak “Çocuklar Anneannem anlatırdı; Yunanlı askerler köylere gelmiş ve hamile kadınları işte böyle kılıçlara dizmiş.” derdi.

Yıllar sonra takvimler 2019’u gösterdiğinde Atina’daki evlerinde beni eşi ile birlikte iki kez ağırlamış olan ve büyük saygı duyduğum Herkül Millas “o imaj sizden hiç gitmez” dedi.

Haklıydı, ilkokul öğretmenimizin küçücük beyinlere kazıdığı bu imge çok güçlüydü. Ama ben şanslı bir çocuktum. Babam Balat-Fener’de doğup büyümüş, Rum arkadaşlarıyla sokaklarda delicesine çocuk olmuş, top oynamıştı. Sonra bilindik nedenlerden ötürü (6-7 Eylül 1955, ‘64 Sürgünleri ve Kıbrıs…) özellikle de 70’li yıllarda o Rum arkadaşlar başka diyarlara göçüp gitmişti.

Belki bundandır bilinmez; babam ilkokul öğretmenimizin kılıca dizme hikayelerine paralel olarak beni kasetçiye götürür, Zülfü Livaneli-Teodorakis kasetini satın alır, eve gelip teybe koyar ve “bak Türk-Yunan barışı için birlikte şarkı söylüyorlar” derdi… Böylelikle sınıfta anlatılanların aksine zihnimde başka bir imge oluşurdu.

1990’da ise yedi yıl okuyacağım Anadolu Lisesi olan Vefa Lisesi’ne girdim. 90’lar Türk-Yunan ilişkileri açısından çok sert geçiyordu.

Bu sertlik sadece siyasette, dış politikada, askeri alanda değil, her alanda görünüyordu. Örneğin 1993’te İtalya’nın Torino şehrinde gerçekleşen Saporto Kupası’nın finali Selanikli Aris ile Efes Pilsen arasında oynanmıştı ve 50-48 maç sonucu ile kupayı Aris almıştı. Ancak maç sonrası yaşanan korkunç görüntüler bir kez daha hafızalara kaydedilen bir başka imge haline gelmişti. Centilmenliğin esas olduğu spor alanında bile Türkiye ve Yunanistan takımları arasındaki kavga görüntüleri 90’lı yıllarda olağan hale gelmişti.

Vefa Lisesi’ndeki altıncı yılımda yani Lise 2’de bir yandan milli tarih müfredatında “zararlı cemiyetler” konusunu işlerken bir yandan da Ocak 1996’da Kardak Krizi patlak vermişti. Zararlı cemiyetler konusunu anlatırken o yılki tarih hocamız o kadar ötekileştirici bir dil kullanarak Rumları hedef gösteriyordu ki, kendisine ders esnasında “siz tarih dersini gelecekte bizi birbirimize düşman edecek şekilde anlatıyorsunuz” diyerek itiraz etmiştim.

Ama gel gelelim diğer yandan Kardak Krizi patlak verdiğinde ben de kendimi adeta bir milli maçı
seyreden taraftar hararetinde bulmuştum. O dönem Türkiye’nin liseli gençleri olarak nasıl da heyecanlıydık. Milliyetçi duygularımız kabarmış, düşmana asla ama asla bir zerre olsun toprak
kaptırmama telaşındaydık.

Okulda, serviste, her yerde bunu konuşuyorduk. “savaş çıkacak mı?” diyorduk birbirimize… Saniyesini kaçırmadan koalisyon hükümetinin temsilcilerinin verdiği demeçleri dinliyorduk, Türkiye’nin ilk özel kanallarında ve devlet kanalında…

Türkiye’nin dış politikada bir satranç oyununun hamleleri gibi ne kadar da akıllıca davrandığını düşünüyorduk. Başbakan Tansu Çiller’ in DYP’den, Dışişleri Bakanı Deniz Baykal’ın CHP’den olmasının ne önemi vardı ki?

Artık Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray değil; Milli Takım vardı… Tıpkı dünya kupası karşılaşmalarına çıkan takımımızı destekler gibiydik. Ne kadar da emindik kendimizden. Siyasileri, medyası, sivilleri… Özetle toplumca bir bütün olmuş kayalıklarımıza sahip çıkıyorduk. Belki de “haberciye bak, nasıl da sahip çıktı kayalıklarımıza” ya da “işte başarılı haberci” diyorduk…

Takvimler 2002’yi gösterdiğinde ise Marmara İletişim’deki yüksek lisans eğitimim sırasında
“Gazetecilik ve Etik” dersi için hazırladığım projede Kardak Krizi’ni analiz edecek ve önsözde şu
cümleleri dile getirecektim:

“Şimdi ise o günlerin on altı yaşındaki Türkiyeli gencinin takındığı tutum ve davranışları iletişim
disiplini içinde değerlendiriyorum ve görüyorum. Medyanın bizi nasıl yönlendirdiğini, tutum ve
kanaatlerimizin oluşmasında nasıl rol oynadığını…

Tıpkı bugünkü gibi… Tıpkı bugünkü kuşağın komşuyu “kardeş” –ortak kültürden gelen iki komşu ülke halkının kardeş dostluğu- olarak algılaması gibi… Tıpkı 70’lerin sonları, 80’lerin başlarında doğan bizim kuşağın Yunan kimliğini “öteki” olarak algılaması gibi… Daha doğrusu algılattırılması gibi…

Ve şimdi 1996’da Kardak kayalıklarına çıkıp Türk bayrağı diken gazetecileri etik açıdan eleştiriyorum. On altı yaşındaki bir genç kızın milliyetçilik duygularını nasıl da kabarttıklarını bildiğim için… Toplumu nasıl da bir futbol maçını izleme edasına soktuklarını, -“haydi gol” dercesine, Yunan bayrağına karşı Türk bayrağı; Kardak Kayalıklarına karşı yanındaki kayalıklar; Yunan firkateyninin çıkartmasına karşı bizim firkateynimizin çıkartması…- bildiğim için eleştiriyorum… Bizlerin komşuyla bir futbol maçındaymış gibi her hamlenin bir gol olduğunu düşünmemize neden oldukları için… Ve kuşaklar boyunca toplumlara “öteki” olarak algılattırılan kimliklerin şimdiden sonra hep “kardeş” olarak algılattırılmasını yeğliyorum.

Tüm yapaylığının bilincinde olmama rağmen…” (İstanbul, 2002)

1997’de Marmara İletişim’de üniversite öğrenciliği hayatıma başladığımda başka bir gerçeklik beni
bekliyordu. Siyasi Tarih dersi hocamız Nuri İnuğur meşhur 405 no’lu salonda Ermeni Meselesi’ni
anlatırken arka sıramdaki canım arkadaşım Arlet İncidüzen kendi kendine bir şeyler mırıldanır dururdu. Sonra o Arletçik beni ders çıkışı alıp Taksim’de bulunan Aras Yayıncılığa götürmüştü de,
arkadaşım yayınevi sorumlularıyla konuşurken ilk kez kulağıma Ermenice çalınıvermişti.

1999’da ise üniversite öğrenciliğimin yanı sıra profesyonel olarak gazetecilik yapmaya başlamıştım.
Ve Şubat 1999’da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Dış İşleri Bakanı Selanikli bir ailenin çocuğu olan İsmail Cem iken Yunanistan’daki mevkidaşı ise annesi bir Amerikalı olan Yorgo Papandreu idi. Bu sefer Türk ve Yunan ilişkilerini gazeteci olarak takip ediyordum. Sanki iki tarafta da bir yumuşama isteği vardı.

17 Ağustos 1999’da ise o korkunç afeti, Gölcük Depremi’ni yaşadık. Kardak Krizi sırasında savaş
naraları içeren manşetleri atan gazeteler bu sefer Yunanca okunuş haliyle “Teşekkürler Komşu-
Efharisto Poli File
” diye manşetler atıyordu.

Deprem felaketi üzerine ilk yardım gönderen ülkeler arasındaydı Yunanistan. Bunu Atina’da yaşanan deprem ve bu sefer Türkiye’nin Yunanistan’a yardım göndermesi takip etti. Deprem felaketlerinin ardından iki toplum arasındaki yumuşamaya Cem ve Papandreu kameralara hiç alışık olmadığımız görüntülerle karşılık veriyordu.

Birlikte barış için güvercin uçuruyorlar, Papandreu zeybek oynuyor, Cem çömelmiş onu alkışlıyordu. Yani Ege’de barış rüzgârları esmeye başlamıştı.

21 yaşına geldiğimde ise sene 2000 iken bu sefer artık yapımını ve sunumunu üstlendiğim, canlı
olarak yayınlanan, kendime ait bir haber programım vardı. Tam da bu zamanlarda bir oluşum haline gelen Lozan Mübadilleri ile yolum kesişti. Ve bu oluşumla iki televizyon programı yaptık. Yaşayan mübadillerle, çocuklarıyla ve torunlarıyla röportajlar yaptım.

Basında genel olarak sonradan bir vakıf haline gelen bu oluşuma dair çıkan haberler suyun iki yanında kültürlerin ne kadar ortak ve benzer olduğuna dairdi… (Saygıdeğer Herkül Millas 2019’da yaptığımız röportajlarda bu benzerlik hikâyelerini de eleştirecekti, ancak kişisel kanaatim savaş naraları atan haberlerdense ortak kültür haberlerini yeğlemekte.)

Diğer yandan ‘90’lı yılların sonlarında Türkiye’ye internet gelmişti. Ve bizler internet üzerinden
yazışma uygulamaları olan önce MIRC’la sonra da ICQ ile tanıştık. Ve işte Türk-Yunan ilişkilerine dair bir dönüm noktası belki de benim için internetle başlıyordu.

2001’de ICQ üzerinden Miami’de yaşayan Constantine’le tanıştım. Constantine babası Yunan, annesi İspanyol olan bir melezdi, doğma büyüme Meksikalıydı ve Miami’de yaşıyordu. Constantine ve ben birbirimizi hiç görmeden ICQ üzerinden internette yıllarca chat yaptık. “Koukla mou” yu (bebeğim) ilk ondan duydum. Ve konuştukça klasik edebiyata girmek istemiyorum ama gerçekten de ne kadar benzer olduğumuzu gördüm.

Bu benim için hep “öteki” olan Yunanla ilk temasımdı. Constantine ile olan İngilizce yaptığımız konuşmalar benim bakış açımı çok genişletti. Örneğin Kıbrıs sorununun hiç de sandığımız gibi olmadığını; Yunanistan-Kıbrıs arası, Türkiye Kıbrıs arası, Türkiye-Yunanistan arası ve Rum tarafı-Türk tarafı arası vb. gibi pek çok çoklu çatışmaları içerdiğini öğrendim.

Bir başka dönüm noktası ise 2002′de yine ICQ üzerinden Türkiye Rum Toplumu mensuplarından
Kostas Eftimiyadis ile tanışmam oldu. Hala dostluğumuzun sürdüğü Kostas o zamanlar Çukurcuma’da Gurmeli Pera’yı işletiyordu. Hayatımda ilk kez bir Rum tanıyordum. Türk değildi ama harika bir Türkçe konuşuyordu.

Evet, bu konuda cahildim. “Siz nereden gelmişsiniz?” diye soruyordum saf saf. O da tüm içtenliği ile anlatıyordu: “Atalarım Nevşehir’den gelmiş” diye…

Ya da “peki sen yabancı mısın şimdi?” diyordum. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşıyım, İstanbulluyum ama Türk değilim” diyordu tüm sevecenliği ve sabrı ile… “Askerliğimi de yaptım” diye ekliyordu… Gurmeli Pera benim için de bir uğrak yeri olmuştu. Bu mekânda Spyros ve Vassilis de dostlarım arasına eklendi.

Gurmeli Pera’yı her yıl organizasyonunu Kostas Eftimiyadis’in yaptığı Hristiyan, Yahudi, Müslüman… tüm halklara açık olan Yeniköy Rum Kiliselerindeki Paskalya kutlamaları takip etti. Aa bir de Feriköy Rum Kilisesi Kültür Merkezi’ndeki sirtaki dersleri… Yıllar geçtikçe artık adlarını sayamayacağım Rum ve Ermeni dostlarımın sayısı artıyordu.

Yetmedi 2015’te eski adı ile Tatavla, şimdiki adı İle Kurtuluş’a taşındım. Ve Atina’da Vassilis’in evinde yaşamaya başlayana kadar üç buçuk yıl oturdum orada. Kapı komşum Katya can dostum oldu, hala da öyle…

Akademik açıdan da 2009-2010 akademik yılında Almanya’da Kültürlerarası İletişim üzerine eğitim
aldım. Sürekli olarak özelde Yunanistan’a ve Yunanlılara ya da Rumlara genelde ise azınlıklara, azınlık haklarına yönelir olmuştum.

Kardak Krizinin Gazeteci Etiği Açısından Değerlendirilmesi, Dünden Bugüne Yunan Medyasının Gelişimi, Türkiyeli Rumların Radyosu: İho Tis Polis, Türkiye Sinemasında Dünden Bugüne Rum ve Yunan İmajının Dönüşümü gibi yayınlarım oldu. Genelde ise doktora tezimi başını Türkiyeli Ermeni gençlerin çektiği ama kapılarını Anadolu coğrafyasındaki tüm halklara açan Nor Radyo üzerine yazdım. Bir de Türkiyeli Yahudilere dair hak odaklı habercilik yapma hassasiyetinde olan Avlaremoz.com’u konu alan bir bildiri sundum.

Sanırım akademik açıdan da bu konulara yönelmem bir merak oluşturuyordu. Örneğin St. Petersburg- Rusya’da yaptığım Türkiyeli Rumların Radyosu: İho Tis Polis konulu sunumdan sonra salonda Konya’dan gelmiş bazı iletişim akademisyenleri bana bu sorunsala nasıl ulaştığımı sordular, verdiğim cevap onları tatmin etmemişti ki, nereli olduğumu sordular, İstanbullu olmam da yeterli bir cevap olmamalı ki bana etnik kökenimi sordular. Aslında kaleme aldığım bu yazı özdüşünümsellik (self-reflexivity) yöntemi ile kişisel tarihimi anlatarak tüm bu sorulara verilmiş bir cevap niteliğinde… 40 yıllık yaşamımda kurduğum kültürlerarası temaslarla ben evrilmiştim. Kültürlerarası iletişimde öteki ile temas kurmanın ne kadar önemli olduğunun canlı ispatıydım.

Tekrar kronolojik sıraya dönecek olursak; 2004’te Türkiye’de yayınlanmaya başlayıp Yunanistan’a da ihraç edilen ve orada da reyting rekorları kıran Yabancı Damat dizisi bir başka dönüm noktasıydı şüphesiz. İki taraf da birbirleriyle olan çatışma noktalarının ti’ye alınmasına kahkahalarla gülerek karşılık veriyordu.

Aynı yıllarda ünlü sanatçıların Türk-Yunan aşklarına dair haberler gazete sayfalarını kaplıyor. İki
taraftan müzisyen sanatçılar birlikte düetler yapıyor, ortak konserler veriyordu.

Ve ardından da hem tutulmasının hem de ekonomik krizin de etkisiyle Yunanistan’da Türk dizileri
furyası başladı. Daha 2004’te diziler üzerinden Türk-Yunan ilişkilerini çalışmayı aklıma koymuştum.

Ve fikrimi 2018-2019 akademik yılında TÜBİTAK bursuyla Atina Üniversitesi’nde post-doktora yaparak gerçekleştirdim. Post Doktora araştırma konum Kültürlerarası İletişim Açısından Türk Dizilerinin Yunanistan’daki Etkileri üzerineydi.

Atina’da yaşadığım bir yıl süresince çok iyi ağırlandım. Rum ve Yunan dostlarımdan oluşan çevreme sayısı azımsanamaz yenileri eklendi. Şimdilerde İstanbul’dayım ve Yunanistan’daki gerek akademik çevrelerden gerek ise günlük yaşamdan dostlarla iki ülke arasındaki sorunların barışçıl yöntemlerle çözümleri için ne yapabiliriz diye karşılıklı kafa yoruyoruz.

İki tarafın da gazetelerinin yeniden birbirleri için savaş naraları içeren manşetler attığı, Yunanistan’daki Altın Şafak Partisi milletvekili Lagos’un Avrupa Parlamentosu’nda Türk bayrağını yırttığı, adeta yeni bir krizin yeniden doğurulmaya çalışıldığı içinde bulunduğumuz bugünlerde içimden bu satırlar döküldü. Yine yeni yeniden her iki tarafta da doğal afetler yaşanmadan ‘99 ve 2000’lerin ilk 10 yıllık dilimine dönebilmek dileği ile… Bence başarabiliriz!

Göztepe, 8 Şubat 2020

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s